BİR YÜZLEŞMENİN ANLATISI / Hürriyet Karadeniz

Radikal Kitap, 16 Ekim 2009

Birgün Gazetesi, 8 Şubat 2010

"Kayalara vuran dalgalar hırsından binlerce parçaya ayrılarak gökyüzüne doğru uğultularla yükseliyordu. Sanki birdenbire amansız bir savaşın içine girmişti. Kendi dışında sürüp giden savaşı bitirmişti belki, fakat dehşetli bir günün şafağında, kendi içinde sonsuza kadar sürüp gidecek olan başka bir savaşın başlangıcındaydı."

 

Vehbi Bardakçı, 78 kuşağı yazarlarından. "Devrim" umutlarıyla dolu çocuksu coşkularının, zindanlarda, işkencelerde, sürgünlerde öldürüldüğü, ruhlarında büyük yaraların açıldığı bir kuşaktır 78 kuşağı. Darbecileriyle hâlâ hesaplaşamamış, işkencecisinden hesap soramamış, travmasından çıkamamış...

 

80 darbesiyle kendisini Almanya'da politik göçmen olarak bulan Bardakçı, bir yandan hayata tutunmaya çalışırken, diğer yandan da yedi kitap yazmış. Hepsi bizim öykülerimiz.

 

Yazar Vehbi Bardakçı, "Kelebek Vadisi" adlı romanında hukuk öğrencisi Oktay'ın Bodrum sahillerinden tekneyle yurtdışına kaçışını ve gurbet ellerde var olma, yaralarını sarma, kendini arama sürecini oya gibi işliyor.

 

Romanda Oktay kendi yaptığı tablonun içinde kayboluyor, siz de onunla birlikte... Gençlik yıllarının "devrim" coşkusu, yaşadığı doğayı hayranlıkla hissetme ve kendini keşfetme coşkusuna dönüşmüş. Yazar her renk, her çiçek, her börtü böcek üzerinde, taşlar, kumlar, çakıllar, dalgalar, rüzgârlar üzerinde çalışmış. Yalın, şiirsel bir anlatımla sizi gizemli bir vadiye götürüyor. Bakıp da görmediğiniz, görüp de hissetmediğiniz, yabancılaşıp unuttuğunuz, parçası olduğunuz doğanın, "Kelebek Vadisi"nin içine, hiçbir ayrıntıyı atlamadan, adım adım, hayran kalarak giriyorsunuz ve aynı zamanda bir hesaplaşmanın içine de...

 

On sekiz yaşlarında, umut dolu, devrim dolu çocuklar, onca acıyla, kayıpla, ruhlarında açılan onarılmaz yaralarla dört bir yana savrulmuş, umutları yitik, günlük hayatın gerçeği ve acımasızlığı içinde bulmuştur kendilerini. Kimi zaman kapkara bir boşlukta, kimi zaman içinden çıkılmaz girdaplarda... Görür ama tutamaz, elini uzatır ama koca bir boşluktur yakaladığı. Yaşadığı hayat ne kadar gerçektir, ne kadar kendisine ait? Gerçek olan nedir? Oktay'la birlikte siz de kendi girdaplarınızda kendi karanlığınızla yeniden buluşursunuz. Aşklarınız ve coşkularınızla buluşursunuz romanda. En temiz duygularınız, en acımasız hesaplaşmalarınızla.

 

"Vadi, ışıklarını söndürerek, derin bir sessizliğe ve koyu bir karanlığa gömülmüştü. Büzülüp kaldığı kayanın kovuğunda beklemekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yeryüzü yok, gökyüzü yok, kör bir karanlıktan başka hiçbir şey yoktu."

 

Ama direngenlik en kör karanlıkta bile boy verir. O vardır. İnadına vardır.

 

"Kendisi bile yoktu, görüntüsü yok, formu, rengi, ışığı yoktu, fakat karanlığı algıladığını algılayan biri vardı, o işte kendisiydi."

 

Oktay, o kör karanlıktan Dorina'nın mavi gözlerinde deryalara açılır. "Aşk"ın ışığına kavuşur. Kendimize ördüğümüz kozaların ayırdına varır. Nefretin, kıskançlığın, güvensizliğin, inançsızlığın, umutsuzluğun, korkaklığın ördüğü kozalarımızın... Kör karanlıklara değil, Dorina'da aşkın yok edişine bırakır kendini. Vatanı, kültürü, dili, bayrağı, orduları, savaşları, sınırları, sömürüleri olmayan "aşkın" bir aşka bırakır. Aşkı bulduğu anda aşık yok oluyor, "aşk" kalıyordur tüm yakıcılığıyla Oktay'ın ruhunda.

 

Yaşadıkları, geçmişi, işkencelerin, gurbetin, yenilmişliğin yaraları, onunla hesaplaşıp yüzleşmedikçe bırakır mı insanın yakasını? Girdaplara yakalanır Oktay, çıkamadığımız girdaplara... Hilkat garibeleriyle boğuşur. Neden? Neden çıkamamaktadır bu girdaptan? Neden dönüp durmaktayızdır aynı yerde kıvranarak, acıyla? Şu kahrolası egolarımız mıdır bizi bu girdaplara sokan? Bize yüklenen değerlere teslim oluşlarımız mı? Kendimize neden bu kadar yabancıyız? Ne istiyoruz, neden yaşıyoruz, var oluşun anlamı ne? En ince ayrıntısıyla sorgular tüm yaşamını. Kimi zaman işkencecisiyle, kimi zaman azgın dalgalarla, kimi zaman kendisini kuşatan sis perdeleriyle, gurbetin yabancılaştırması, yalnızlaştırmasıyla boğuşur. İnce ince, uzun uzun anlatır, hissettirir tüm yaşanmışlığı okuyucuya.

 

Sanmayın ki, hep karanlıklarda, hep girdaplardadır Oktay. O, kelebeğin kanadındaki nakışla nakışlamayı da bilir kendini, kadife yumuşaklığında okşamayı da, su pürenlerinin kokusunda mest olmayı da, Dorina'nın mavi gözlerinde yok olmayı da... Ama o cennete düşmüş olsa da "devrimi" onunladır. Yıkar yeniden yapar, yıkar yeniden yapar kendisini. Özgürlük aşkıdır tutsaklığı onun. Derdi kendisiyledir, aradığı kendisidir.

 

Oktay'ın o vadide görüp de sahip olmak istediği tek şey ise sarı bir "kehribar" olur. "Kanatları nakışlı" bir kelebeği tüm canlılığıyla içine hapsetmiş olan kehribar... "Gitmeye karar verdi. Fakat şu kelebekli kehribarı almadan mı gidecekti? Ona öyle bir tutkuyla bağlanmıştı ki, ona sahip olabilmek için feda edemeyeceği hiçbir şey yoktu. Son bir umutla tekrar uzandı. Fakat avuçlarıyla sadece boşluğu yakalayabildi."

 

Derin uykulardan uyanarak kaybolduğu tablosundan çıktığında avuçlarının içinde bulur Oktay kehribarı. Orada avuçlarının içindedir işte.

 

Kendi reçinelerimizle sarmaladığımız "an"larımız değil midir hayatı anlamlandıran? Bir asırmışçasına yoğunlukta yaşadığımız "an"larımız... Hakikat ne ki? Kendi avuçlarımızda kalanlar mı?

 

Kelebek Vadisi, bırakılmadan, bir çırpıda, soluk soluğa okunan bir roman.

 

Yarım Kalan Türkü, Kapı Kapı, Evrenin Gizli Boyutları, İnsan Sevdikçe Güzelleşir, Özgürlük ve Dünyanın En Güzel Kitabı, Vehbi Bardakçı'nın Omega Yayınları tarafından baskısı yapılan diğer kitapları.

 

Hürriyet Karadeniz

Radikal Kitap, 16 Ekim 2009

Birgün Gazetesi, 8 Şubat 2010