KÖŞE YAZILARI

Mersin gazetesi yazarlarından Necdet Özaltan, Selahiddin Akkuş ve Abidin Güneyli'nin, 2 Aralık 2007 tarihinde Mersin Kültür Merkezi'nde düzenlenen Vehbi Bardakçı'nın tanıtım toplantısıyla ilgili köşe yazıları...

Kaynak Yaratmak / Necdet Özaltan

 

"Kaynak" deyince akla nedense hemen ekonomi gelir. Oysa başka alanlarda da kaynak yaratma gerksinimi vardır. Ticarete benzemez bu. Beklenmedik şekilde bulursunuz kaynağı. Hayal gücünüzün boyutlarına bağlıdır.

 

Şu anda elinizde tuttuğunuz "Mersin" gazetesinin 2 Aralık'ta Kültür Merkezi'nde hazırladığı etkinliğe katılma ve izleme fırsatım oldu.

 

Vehbi Bardakçı, Yozgat doğumlu bir yazar. Erken yaşlarda edebiyat dünyasına giriyor. 1979'da kaleme aldığı "Acılar Paylaşılmaz" adlı yapıtıyla başlıyor işe. Bu eseriyle Kültür Bakanlığı'nın açtığı bir yarışmaya katılıyor ve birincilik ödülünü o dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in ellerinden alıyor.

 

1980'de yurtdışına açılıyor. Grafik tasarım ve uygulamaları üzerine yarım kalan eğitimini Berlin'de tamamlıyor. Ülkesine gelip gidiyor. Eserler vermeye devam ediyor. "Yarım Kalan Türkü" adlı kitabında yer alan öykülerin bir kısmı "Gurbet Yurdumdur" adıyla Almancaya çevriliyor ve edebiyat dünyasında ilgiyle karşılanıyor.

 

Sayın Bardakçı toplantıda eserinin birinden pasajlar okudu. Yurdunu seven, Atatürk ilkelerine ve cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı bir kişiliğe sahip olduğunu anladık. Uzun süren bir ayrılıktan sonra ülkesine döndüğünde pis kokular sezmiş. Güzel benzetme yapıyor. "Pis kokuların içinde yaşayanlar, o kokulara alışmış olduklarından pisliğin farkına varamazlar" diyor Bardakçı. Çok doğrudur...

Yazarın asıl duygusallığı Türkiye'ye gelip gitmekteyken başlıyor. Bodrum yöresinde bir köy turuna katılıyorlar. Turizm şirketi, program gereği grubu Toroslar'ın eteklerinde bir dağ köyüne götürüyor. Orda köy halkı halı dokumakta ve turistik eşya satmaktadır. Bir eve misafir oluyorlar. Sayın Bardakçı'nın gözüne ağlayan bir kız çocuğu ilişiyor. Adı Rengül, onunla ilgilenmeye başlıyor. Çocuğun gözyaşlarının nedeni ilginç. Ablasından kitabı alıp okumak istiyor. O da yıtılır diye vermiyor. Bardakçı, küçük kıza kitap göndereceğini söylüyor ve onun gözyaşlarını dindiriyor. Ertesi gün çocuğa kitabı göndererek onu sevindiriyor.

 

Her ikisi de bu duygusal anı unutmamışlar. Rengül kızımız büyüyüp liseye başladığında Bardakçı'ya teşekkür mektubu yazıyor. Bardakçı, yıllar sonra gelen bu mektuptan çok etkileniyor. Gün geliyor, bu ilişkiden "Dünyanın En Güzel Kitabı" çıkıyor. Kitabını da bu kızımıza ithaf ediyor. Ve böylece kaynağını yaratıyor.

 

O günkü toplantıda, çok uzun bir aradan sonra Rengül ve Bardakçı'nın buluşup turneye çıktıklarını, il il gezerek bu duygusal olayı halkımızla paylaştıklarını düşünmüştüm. Böyle düşündüğüm için Bardakçı'nın konumu belliydi, fakat Rengül kızın şu an ne yaptığını, neyle uğraştığını merak etmiştim. Sonunda sorup öğrendim. Meğer durum çok farklıymış. Rengül kızımız şu anda Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi cerrahi bölümünde eğitim görmekteymiş. Bu tanıtım toplantısının Mersin'de gerçekleşmesinin nedeni buymuş meğer. "Mersin" gazetesi sahibi ve başyazarı Sayın Akkuş da bu duygusal buluşmanın gerçekleşmesini sağlamış. "Mersin" gazetesinde, bu tanıtım toplantısı başlamadan günler önce, "insan ve kitap sevgisini Mersin'de buluşturuyoruz!" başlığıyla verilen duyurunun asıl hikâyesi buymuş meğer. Kutlamak gerek.

 

Necdet Özaltan
Mersin Gazetesi, 3 Aralık 2007

Hepimizi Ağlattılar / Selahiddin Akkuş

 

Yazar Vehbi Bardakçı aslında yurtdışında yaşıyor. Geçen hafta üç kitabı birden çıktı. "Kelebek Vadisi" adlı uzun öyküsü de bir yıl önce yayınlanmış. Sonuçta yeni çıkmış dört kitabıyla Mersin'e geldi. Ama bizi ilgilendiren "Dünyanın En Güzel Kitabı"ydı. Yıllar önce başlayan ve bugün bir esere dönüşen olayı kısaca özetlemek istiyorum.

 

12 Eylül darbesinde ülkeyi terk etmek zorunda kalan Vehbi Bardakçı, çıkan af yasasıyla on beş yıl aradan sonra ülkesine döner ve eşiyle Bodrum'da tatil yaparken bir köy turuna katılır. Daha önce yayınlanan ve biri ödüllü olan kitapları hariç on beş yıldır eline kalem almamaktadır, çünkü yaşanan acılar ve gurbet ortamı onu umutsuzluğa itmiştir.

 

Çıktıkları köy turunda otantik bir ortamda turist grubuyla birlikte ağırlandıktan sonra avluya çıkarlar. Avluda, bir taşın üzerine oturmuş ağlayan yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğı görür. Herkesin bakıp geçtiği ya da baktığı hâlde göremediği bu kız yazarın dikkatini çeker ve gidip çocuğun yanına oturur. Ona niçin ağladığını sorduğunda, ablasının vermek istemediği bir kitap için ağladığını söyler.

 

Yazarın aklından bu sırada, "eğer benim ülkemde bir çocuk kitap için ağlıyorsa, benim yazmamak gibi bir lüksüm olamaz" diye geçer ve çocukla daha yakından ilgilenmeye başlar. Eşiyle birlikte Bodrum'a döndüklerinde "Küçük Prens" adlı bir kitap alarak köy turunu düzenleyen turizm şirketine teslim ederler ve halıcının o küçük kızına bu kitabın verilmesini rica ederler. Turizm acentası, kitabı götürüp çocuğa verir. Yazar ve eşi, tatilden sonra Berlin'e dönerler. Aradan çok uzun yıllar geçer.

Kitapta yer alan öykünün kurgulanmış, düşünülüp tasarlanmış konusu değil bu anlattığım, daha sonra kitaba konu teşkil edecek olan yaşanmış bir olay. Aradan çok uzun yıllar geçer. Yazarın posta kutusundan bir gün Rengül Sepetçi'ye ait bir mektup çıkar. Yazar o sıralar biraz önce de belirttiğim gibi yazmayı bırakmış, çevreyle iletişimini kesmiş, derin bir sessizlik ve yalnızlık içindedir. Daha doğrusu kitaba olan ilgisizlikten dolayı yazma konusunda hüsrana uğramıştır, hayatının en büyük çaresizliğini ve umutsuzluğunu yaşamaktadır. Fakat yıllar sonra gelen Rengül'ün mektubuyla her şey bir anda değişir.

 

Rengül büyümüş, Milas Sağlık Meslek Lisesi'nde okumaktadır. "Bana hediye ettiğiniz kitabı üç defa okudum, hâlâ saklıyorum, içindeki ayracı bile..." diye yazmıştır. Yazar bu mektuptan çok etkilenir, duygulanıp ağlar. Sonra oturup bir karşılık yazar. Yazarın yazdığı bu karşılık da Rengül'ün bamteline dokunur.

Çocuk Rengül'ün hayal meyal bir görüntüsü vardır yazarın belleğinde. Bir taşın üzerinde onu ağlarken bulduğu anın görüntüsü... Onu teselli etmek için, "ağlama, ben sana dünyanın en güzel kitabını göndereceğim" dediğini hatırlar. Ona hediye ettiği kitabın ilk sayfasına şunları yazmıştır: "Sevgili Rengül, sen dağların hüzünlü ceylanısın, üşüyen bir kardelensin, çölde bir zambaksın, okunmamış bir kitapsın, sen dünyanın en güzel kitabısın..."

 

Bunları düşünür. Yıllardır koruduğu suskunluğunu bozmaya ve yeniden yazmaya karar vermiştir. Değil mi ki bu ülkede kitap için ağlayan bir çocuk var, o hâlde sadece onun için yazacaktır. Onunla kurulan ve hızla gelişen bu dostluğun kitabını yazacak, adını da "Dünyanın En Güzel Kitabı" koyacaktır. Çünkü ona böyle bir kitap vereceğine dair söz vermiştir.

 

Rengül'ün Mersin'le bağlantısı, şu anda Mersin Üniversitesi'nde Tıp Fakültesi Cerrahi Teknikerliği okuyor olmasıdır. Yazar, insan ve kitap sevgisi konularını işleyen bu güzel dostluğun kitabını yazmış ve Rengül'e hediye etmek için Mersin'e gelmiştir.

Fakat tüm bu olup bitenlerden Rengül'ün haberi yoktur. Hakkında bir öykü kitabı yazıldığını ve bu kitabın arkadaşları ve hocaları huzurunda yazar tarafından kendisine hediye edileceğini ilk kez bizden öğrendi. Bu haberi duyduğunda, ağlamamak için duygularına karşı direnen Rengül'ün tepkisi gerçekten görülmeye değerdi. Sonuçta yazı işleri müdürümüz Sabahat Bakırdöven ve ben de gözyaşlarımıza hâkim olamadık. Geniş kapsamlı bir toplantı düşündüğümüzü, Mersin Kültür Merkezi'ni bu toplantı için kiraladığımızı, çeşitli sivil toplum örgütlerinin, ulusal ve yerel basının, sanat çevrelerinin ve üst düzey bürokratların davet edileceğini söyledim.

 

Bir hafta önceden bu toplantıyı gazetede manşetten duyurmaya başladık. Elimizden gelen her şeyi yaptık, yerel basın olarak ilgimizi ve desteğimizi gösterdik. IGRT ve TRT Çukurova Radyosu'nda arkadaşlarımız kendilerini konuk ettiler. Bu anlamlı buluşmaya ev sahipliği yapıyor olmaktan büyük mutluluk duyduk.

Bu güzel olaydan etkilenen elbette sadece ben değildim. Kültür Merkezi'ne gelen konukların hepsi de aynı duygular içinde gözyaşlarına hâkim olamadılar. Onlar sahnede konuşurken herkesin gözleri doldu, hıçkırarak ağlayanlar oldu. Çıkışta teşekkür edenler, "bizi ağlattınız!" diyordu.

 

Gerçekten bizlere büyük bir duygu seli yaşattılar. Sayın Vali Hüseyin Aksoy da değerli eşiyle birlikte etkinliğimizi onurlandırıp, "Türkiye'ye model olabilecek bir insan ve kitap sevgisi" diye konuştu.

 

Eğer "Mersin" gazetesi olarak insan ve kitap sevgisini Mersin'de buluşturmuş, insanlarımıza insan ve kitap sevgisini az da olsa yaşatıp hatırlatabilmişsek ne mutlu bize. Katılıp destek olanlara teşekkürler.

 

Selahiddin Akkuş
Mersin Gazetesi Sahibi ve Başyazarı
Mersin Gazetesi, 4 Aralık 2007

Dünyanın En Güzel Kitabı / Abidin Güneyli

 

"Mersin" gazetesinde, "yıllar önce verilmiş bir söz" başlığıyla yapılan duyuru çok ilginçti, "gazeteyi görüp de bu duyuruyu okumayan olmamıştır" diye düşünüyorum. Duyuru okununca gazetemizin yapacağı işin çok önemli bir kültür olayı olduğu anlaşılıyordu.

 

Almanya'da yaşayan yazarın, ağlayan bir çocukla Bodrum'un bir köyünde karşılaşması ve bu çocuğa verdiği sözü yerine getirmesi üzerine kurulu olduğunu sandığım "Dünyanın En Güzel Kitabı" adlı öykünün tanıtım duyurusuydu bu okuduğum. Ama öyle bir tanıtım yapıldı ki, Kültür Merkezi salonunda gözyaşlarına hâkim olan yoktu diyebilirim. Kitabı henüz okumadım ama sizlere o günü anlatmak gerekir diye düşünüyorum.

 

Tanıtım başlamadan önce perdede gazetemizin yaptığı etkinlikleri yansıtan slayt gösterisi vardı. Nedim Delibaş'ın profesyonel sunumuyla başlayan tanıtımdan sonra gazetemiz sahibi Selahiddin Akkuş günün önemini anlatan kısa bir konuşma yaptı. Sonra tanıtıma eşiyle birlikte katılan Vali Hüseyin Aksoy, kitap okumanın ve kültüre hizmetin önemini anlattı. Daha sonra Rengül ve Bardakçı'yı kutlamak için masalarına gitti. Yazar Vehbi Bardakçı, Vali Bey'e tüm kitaplarından oluşan bir set hediye etti.

Sonra sahnede bir masanın arkasında oturan yazar ve yıllar öncesinin kitap için ağlayan çocuğu, bugünün ise üniversite öğrencisi Rengül konuşmaya başladılar. Bodrum'da nasıl karşılaştıklarını, çocuk Rengül'ün neden ağladığını, yazarın Rengül'e ne söz verdiğini ve birkaç gün sonra o sözü yerine nasıl getirdiğini, yıllar sonra nasıl mektuplaşmaya başladıklarını... Bütün bunları, yazar Vehbi Bardakçı ve Rengül Sepetçi, sanki kurgulanmış duygusal bir şiiri okur gibi birbirlerini tamalayacak şekilde karşılıklı konuşarak anlattılar. Gazetemiz "film gibi bir hayat" başlığını da kullanmıştı bu dostluğun hikâyesini verirken, ama o gün toplantıda yaşanan ve paylaşılan bu güzelliğin "şiir gibi bir hayat" olduğu da ortaya çıktı. Toplantının sonunda yazar Vehbi Bardakçı, ilk kitabından son kitabına kadar tüm eserlerini imzaladı.

 

Son yıllarda tanık olduğum en güzel, en görkemli, en duygusal tanıtımdı.

 

"Hadi kültürel etkinlikler yapalım" demeyle kültürel etkinlik olmuyor. Biz bu güzel etkinliği, kökleri yıllar öncesine giden sağlam bir dostluğa ve sevgiye borçluyuz. Kitap için ağlayan bir çocuk görecek ve ona bir kitap hediye edeceksiniz. Hediye ederken de, bir gün ona dünyanın en güzel kitabını göndereceğinize söz vereceksiniz. Sonra çocuk büyüyüp liseye geldiğinde size bir teşekkür mektubu gönderecek. Siz de bu mektuptan çok etkilenerek oturup "Dünyanın En Güzel Kitabı"nı yazacaksınız. Duygulanarak izlediğimiz bu kültür şöleni, işte böyle bir geçmişe, birikime, sevgiye ve emeğe dayanıyordu. Üç günde kotarılmış bir olay değildi. Biz orda aslında kültürel bir etkinliği değil, yıllarca süren bir dostluğun etkileyen ve gözlerimizi yaşartan panoramasını izliyorduk.

 

Bu tanıtım toplantısını kaçıranlar için çok üzüldüm. Üzüldüğüm başka bir şey de, bu olağanüstü kültür etkinliğini, kültüre ve sanata olağanüstü düşkün (!) olan belediye başkanlarımızın da kaçırmış olmasıdır. Onların siyaseten ve dinen bu kültür şölenine acaba katılmamaları mı gerekiyordu?

 

Abidin Güneyli
Mersin Gazetesi, 5 Aralık 2007