Ağlasın Gökyüzü / Vehbi Bardakçı

Adanmış Hayatlar-2, Roman, 432 Sayfa

OZAN

ISBN: 978-9944-143-58-5; Sertifika No: 11329; 13,5 x 21 cm karton kapak

 

"Tohumumu toprağa verip hayatı döllerim, rengimi ışığa verip umudu döllerim, kokumu havaya verip yeli döllerim. Ben ne has bahçelerde bir gül ağacıyım, ne zalimin uğrunda bir darağacıyım, ben bir avlu duvarında mor çiçekli leylak ağacıyım. Arı gündüz gelir benden bal alır, zalim gece gelir benden dal alır. Ben bir leylak ağacıyım, üç dalım gitti oy dallarım kırık, üç dalım gitti incecik kollarım kırık..."

 

Altmış sekiz kuşağının efsanevi gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş ve arkadaşları üzerine bugüne kadar çok şeyler yazılıp söylendi. Ama hiçbiri, Türkiye siyasi tarihinin bu en büyük trajedisini, bu kadar etkileyici, bu kadar sıcak ve yalın anlatmadı.

 

Üç kitaptan oluşan "Adanmış Hayatlar" serisinin bu ikinci kitabında anlatılan olaylar, Anadolu insanına özgü direniş ruhunun, özgürlük ve bağımsızlık tutkusunun ve inandığı değerler uğruna adanmışlıkla mücadele eden yitik bir kuşağın destanıdır. Vehbi Bardakçı’nın usta kalemiyle duygusal derinlik ve yoğunluk kazanan bu romanı yeni kuşakların ilgisine sunmaktan ve "Ağlasın Gökyüzü" gibi olağanüstü bir edebiyat eserini ülkemiz kültür hayatına kazandırmış olmaktan kıvanç duyuyoruz.

 

Yazarın Mahir Çayan üzerine kaleme aldığı "Hasretim Derin Uykularda" ve İbrahim Kaypakkaya üzerine yazdığı "Kırmızı Bahar" serinin diğer romanlarıdır.

 

"Tek kişilik koğuşunda -belki 'hücre' demek daha doğrudur, Deniz, pencerenin önüne olanca görkemiyle oturmuş, Hüseyingazi Dağı’nın ardından yükselen dolunayı seyrediyordu. Sağ eli çenesindeydi, sol elinde bir sigara tütüp duruyordu. Sigarasından kıvrıla kıvrıla çıkan duman, gümüşî bir renkle ay ışığında helezonlar çizerek biçimden biçime giriyor ve hücrenin loş karanlığında dağılarak kayboluyordu.

 

Gecenin ilerleyen saatine rağmen gecekondulardan tek tük ışıklar yansıyordu. Bir köpek havlaması geliyordu uzaklardan. Samsun yolunda peş peşe dizilmiş yük kamyonlarının yorgun hırıltıları gecenin büyülü sessizliğini göğsünden hançerliyordu sanki.

 

Çığlık çığlığa bir turna katarı geçiyordu yukardan. Kışı Afrika ormanlarında geçirmişler, hasretlik bitmiş, sılaya dönüyorlardı.

 

Pencerenin önünde, onurlu, heybetli, dağ gibi bir duruşu vardı. Bir garip hüzün çökmüştü içine. Bir hüzün... Ayrılık öncesinin hüznü. Biraz sonra bir yolculuğa çıkacaktı sanki. Mendil bile sallayamadan ve ‘hoşça kalın’ bile diyemeden... Kısacık hayatına koca bir ömrü sığdırarak... Soylu bir bilgenin dinginliği, olgunluğu ve metanetiyle veda edecekti onurlu hayatına...

 

Hüseyingazi Dağı'nın ardından yükselen ayın ışığı vurmuştu yüzüne. Yüzünden hiç eksik olmayan o muzip gülümseme şimdi artık yerini kahredici bir düşünceye bırakmıştı. Ama pişmanlık, korku, endişe yoktu. Sadece düşünce... Kahredici bir düşünce. Ve biraz keder, biraz hüzün.

 

Yine her zamanki gibi yakışıklıydı. Hatta çok yakışıklıydı. Bu gece inadına yakışıklıydı nedense.

 

Bulutsuz, laciverdi bir karanlık uzayıp gidiyordu yukarda. Gece bu hâliyle insanın içine kasvetli bir hüzün bırakıyordu. Oysa yıldızlar parlıyordu gökyüzünde. Yaşanan tüm kötülüklere inat... Ve sanki yaşanan tüm güzelliklere gülümseyerek göz kırpıyorlardı.

 

Sonra bir yıldız kaydı karanlıkta. Ardında bir ışık seli bırakarak kayıp girdi karanlığın içine. 'İşte bu benim yıldızım' dedi.

 

Nazım'dan bir şiir geldi aklına. 'Dört köşe bir oda, perdesiz pencereler. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. Genç adam alnını dayamış cama. Ben romanın muharriri, diyorum ki genç adama...'

 

'Delikanlım!.. İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...'

 

'Delikanlım!.. Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.'

 

'Delikanlım!.. Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından öleceksin, ya da bir darağacında can vereceksin. İyi bak yıldızlara, onları göremezsin belki bir daha...'

 

'Delikanlım!.. Belki beni anladın, belki anlamadın. Kesiyorum sözümü.'

 

Koridordan ayak sesleri geldi bu sırada. Beton zemine aynı anda inip kalkan postalların ritmik sesini dinledi. Rap, rap, rap...

 

Hücresine doğru yaklaşan bu ayak sesleri ona vaktin geldiğini anlatıyordu. Yavaşça doğrulup kalktı. Parkasını giydi. Sonra postallarını geçirdi ayaklarına. Başı döndü bu an. Üşür gibi bir titreme sardı bedenini. Garip bir ürperti vardı içinde. 'Kendine gel!' dedi.

 

Kızdı, kaşlarını çatarak âdeta azarladı kendini ve ayıplayan bir ses tonuyla, 'cellatlarını sevindirmek mi istiyorsun?' dedi.

 

Fısıltılar ve ayak sesleri kapının önüne kadar gelip durmuştu. Ürkek, çekingen dokunuşlar oldu kapıya. Sonra delikte şakır şakır dönen anahtar sesi duyuldu. Vakit tamamdı. Düşünceleri kapı sürgüsünün çığlık gibi yükselen sesiyle bölündü.

 

Gece derin bir yarayla âdeta kanıyordu. Çekilen bu sürgü kolunun metalik çığlıklarıyla bağrından hançerlenmişti sanki.

 

Sonra yağsız kapı menteşelerinin iniltileri duyuldu ve kapı bütün bu olanlara ağlar gibi uzun bir gıcırtıyla sonuna kadar açıldı. Açılan kapıdan içeri bir kalabalık doluştu.

 

Kalabalık arkadan iteklenircesine aceleyle içeri dalmıştı. Önde cezaevi müdürü albay vardı. Elinde bir tomar anahtarla onun yanında bir assubay bekliyor, arkada dört silahlı er dikiliyordu. Bu erlerden birinin elinde kelepçe, diğerinde pranga vardı. Donuk bakışlarla sessizce Deniz’i süzüyorlardı.

 

Postallarının bağcıklarını bağlayan Deniz, doğruldu ve gülümseyerek gelenlere baktı. 'Ben hazırım, gidebiliriz' dedi."

 

Ağlasın Gökyüzü / Vehbi Bardakçı