Kırmızı Bahar / Vehbi Bardakçı

Adanmış Hayatlar-3, Roman, 320 Sayfa

OZAN

ISBN: 978-9944-143-75-2; Sertifika No: 11329; 13,5 x 21 cm karton kapak

 

Vehbi'nin boş durmadığı, devrimci pratiğin tarihinde gezindiği ve romanlarını oradaki ışıltılarla örmeye çalıştığı açık. Her yazarı bilinen önemli noktalarda, özellikle eserin derinliği, içe bakış yeteneği ve estetik dokusunda sigaya çektiğimiz gibi Bardakçı’yı da sigaya çekmeliyiz, ama hakkını da vermeliyiz. Tarihi sadece tarihçiler yazmaz, edebiyatçılar da yazar. Koşullara karşı konuşan, kendini var eden, anlamlandıran karmaşık bir tarihi romana taşımak, onu biçimlendirmek, yeniden yaratmak kolay bir iş değildir. Bardakçı’yı, böylesi zor bir alanda ter döktüğü, geçmişimize dair, kendine özgü bir tarzla bizleri aydınlattığı için kutluyorum.

 

MUZAFFER ORUÇOĞLU

 

 

Üç kitaptan oluşan  "Adanmış Hayatlar" serisinin bu son kitabında, İbrahim Kaypakkaya'nın sadece 12 Mart faşizminin işkencelerine karşı değil, dağ ayazına ve zor doğa koşullarına karşı nasıl insanüstü bir direnç gösterdiğini okurken, o acıları yüreğinizde duyacak ve ürpereceksiniz. Vehbi Bardakçı’nın kalemiyle olağanüstü boyutlar kazanan bu eseri ülkemiz kültür hayatına kazandırmış olmaktan kıvanç duyuyoruz. Yazarın Mahir Çayan üzerine kaleme aldığı "Hasretim Derin Uykularda" ve Deniz Gezmiş üzerine yazdığı "Ağlasın Gökyüzü" serinin diğer romanlarıdır.

 

OZAN YAYINCILIK

 

"Zirvelere bir şafak kızıllığı asılıp kalmış, dağ eteklerinde sisli bir aydınlık buğulanıyor ve derin vadilerde sinsi bir karanlık... Vakit sabaha erdi erecekti.

 

Diğer üçü mezradan hızla uzaklaşmaya başlamışlardı. Çarpışmak için silahları yoktu, teslim olmak da istemiyorlardı. Yarım halka şeklindeki kuşatmanın açık tarafından şafak aydınlığına karışıp gitmişler ve gözden kaybolmuşlardı.

 

Dağ evinin içinde ve çevresinde sesler kesilince, jandarma timleri üç ayrı yönden köme doğru koşmaya başladılar. Üsteğmen ortadaki timin başındaydı, karları yara yara geliyorlardı.

 

Elinde kırmasıyla üsteğmenin birkaç adım gerisinden gelen ihbarcı aylardır bu kanlı paranın peşindeydi. Vaat edilen ödülü almak için dağ taş dolaşıp iz sürmüş, aradığı kanlı ekmeği sonunda bu mezra evinde bulmuş ve gidip haber vermişti.

 

Askerlerin bir kısmı köme girip bakarken, bir kısmı vurulanların başında toplanmaya başlamıştı.

 

İhbarcı, üsteğmenin yanında bir kahraman edasıyla dimdik duruyor, gülümsüyor, mutlu görünüyordu. Rahat tavırlarla silahını doğrulttu, yerde yaralı ve savunmasız yatan İbo'nun sırtını kırk-elli kadar saçmayla delik deşik etti.

 

Bu ikinci saldırıyla İbo'nun canından bir can koptu ve bütün gücü damarlarından süzülüp kara aktı, kar kızıla boyandı.

 

Umutları, özlemleri, beklentileri, sevdası kara aktı ve öfkeden deliye dönen kar kıpkızıl kesildi, bir isyan ateşi gibi ışıldamaya, alev alev yanmaya başladı.

 

İhbarcının patlayan silahıyla Vartinik delirdi, Haydaran delirdi, Munzur delirdi... Öfkeyle ayağa kalkıp kükrediler. Korku ve dehşet içinde dağa bakan askerler, zirvelerden aşağı beyaz bir kar bulutunun indiğini görüp, 'ne var, ne oluyor?' diye sordular.

 

'Çığ' dedi uzman çavuş. 'Silah seslerinin havada yaydığı titreşimden etkilendi, zirvelerde buzul olmak varken kalkıp aşağı yuvarlandı. Çığ yuvarlanıyor komutanım.'

 

Çığ düşmüyor, dağ devriliyordu sanki. Silah seslerinin havada yaydığı titreşimlerle uyanan büyük kar kütlesi, tutunduğu dik yamaçlardan koparak kayıyor ve köpüklü bir şelale gibi sarp uçurumlardan dökülerek akıyor, gök gürültüsünü andıran öfkeli seslerle karanlık vadilere iniyordu.

 

Her şey bir anda beyaz bir sis perdesiyle örtündü. Dağlar devrilip dürüldü ve gelip o beyaz karanlığın içine girdi. Munzur Suyu, Haydaran Ovası, Laç Deresi, Vartinik, Ali Haydar ve dağlarda yeşermesi beklenen filiz ve kırlarda bir kıvılcımla tutuşması beklenen devrim umutları... yoktu artık. Hiçbiri yoktu. Fakat kötülük ordaydı. Işığı söndüren ve hayatın tüm renklerini solduran kötülük orda, yanı başında, 'ikisi de gebermiş komutanım!' diyordu.

 

Bu ihbarcının sesiydi ve bunu söylerken sesinde aşağılık bir yaranma ve komutanın gözüne girme çabası seziliyordu. Bu sözleriyle komutana sanki alacağı ödülü hatırlatıyor ve bunu hak ettiğini ima ediyordu.

 

Kırmızı Bahar / Vehbi Bardakçı