VEHBİ BARDAKÇI'NIN SAYFASINA HOŞ GELDİNİZ

BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNE "ADANMIŞ HAYATLAR"

"Bu romanları yazarken, Cevahir'le üç gün kuşatma altında kaldım. Ulaş'la hain pusularda, kan uykularda vuruldum. Cihan'la tünel kazdım. Mahir'le Kızıldere'ye gittim. Denizlerle darağacına çıktım. Nurhaklar'da Sinanlarla birlikte dolaştım. Bu romanlar çağımızın en büyük trajedisi ve en büyük başkaldırı destanıdır. Bu destanı ben yazmadım aslında, onlar yazdı. Ben sadece onların kendi kanlarıyla yazdıkları o muhteşem destanı tüylerim ürpererek okudum ve okuduklarımı size aktardım. Sonunda bu romanlar çıktı ortaya. Onlara layık olmaya çalıştım. Her bir sözcüğü yürek damarımdan süzerek çıkardım. Bir noktanın, bir virgülün eğri durmasına gönlüm razı olmadı. Eğer onları gelecek kuşaklara doğru anlatabildiysem, bu romanlar amacına ulaşmış demektir." VEHBİ BARDAKÇI

 

Yazar Vehbi Bardakçı, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'yı anlatan üç kitaplık "ADANMIŞ HAYATLAR" serisinde 68 eylemlerinin ünlü adlarını edebiyata taşıyor...

68 KUŞAĞININ ROMANI İLK KEZ YAYINLANIYOR

Yetmişli yıllarda devrimci mücadele içerisine giren sosyalist yazar Vehbi Bardakçı, 68 gençlik önderlerinin doğru tahlil edilemediğini ve bu nedenle bu seriyi yazma ihtiyacı hissettiğini belirtiyor. 68 gençlik önderleri üzerine bugüne kadar pek çok kitap yazıldığını hatırlattığımızda, Bardakçı, 68 kuşağı üzerine yazılmış bütün kitapların belgesel olduğunu ve o kuşak üzerine ilk kez roman yazıldığını söyleyerek şunları ekliyor:

"O kuşak üzerine ilk roman serisini ben yazdım. Bu romanları yazmamın nedeni, onların kasıtlı olarak çarpıtılmaları ve genç kuşaklara yanlış aksettirilmeleridir. Kendilerini 'solcu' zanneden bazı düzenbazlar, 'bunlar iyi çocuklardı ama cuntanın aleti oldular' gibi saçmalıklar üretiyorlar. Sağ kesimin onlara bakışı ise zaten bellidir. Türkiye'yi sarsan bu devrimci mücadelenin kalıcı edebi eserlere taşınması gerektiğini düşündüm. Birilerinin bunu mutlaka yapması gerekiyordu. Bu onurlu işi yapmak bana düştü.

 

Onların neyi savundukları ve ne uğruna ölüme gittikleri apaçık ortadadır. Başlangıçta demokratik haklar için yapılan eylemler, baskılar artıp tüm demokratik yollar tıkanınca, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesine dönüştü. Anadolu topraklarında asırlardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini istiyorlardı. Bu mücadeleden rahatsızlık duyan faşist güçlerce katledildiler."

 

Yurtdışında yaşayan Bardakçı, okurlarıyla sürekli iletişim hâlinde. Yazarın Türkiye'ye gelmesini fırsat bilen kitapseverler yazarla buluştu. Kadıköy'de, İstanbul'un kaosundan ve gürültüsünden uzak, ağaçlarla kaplı NHKM (Nazım Hikmet Kültür Merkezi) bahçesinde okurlarıyla dost sohbeti tadında bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide, ülke gündemi, 68 gençliği ve kapitalizm gibi konular tartışıldı. Bardakçı, Ağustos ortalarında, yurtdışında yayınlanan AYDINLIK dergisinde de yazmaya başlayacak.

SOSYALİZM PAYLAŞIM BİLİNCİYLE GELECEKTİR

Bardakçı, 80 darbesinde yaklaşık yüz bin devrimci ve aydınla birlikte kendisinin de yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını ve on beş yıl ülkesinden uzak yaşadığını söylerken hâlâ duygulanıyor. Vatan hasreti oldukça zor zamanlar geçirmesine sebep olmuş.

Yazar, sürgünde bunalıma düştüğünü, yazmaktan ve sosyalizmden uzaklaştığını söylemeyi de ihmal etmiyor. Ancak, Mahir Çayan ve arkadaşlarının mücadelesini anlatan "Hasretim Derin Uykularda" ile Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesini anlatan "Ağlasın Gökyüzü" adlı "ADANMIŞ HAYATLAR" serisini yazarken yeniden sosyalizmle buluştuğunu söylüyor.

 

Emperyalizmin kasıtlı olarak sosyalizmi iflas etti gibi gösterdiğini söyleyen Bardakçı, "tek alternatif kapitalizmmiş gibi gösteriliyor" diyor. "Oysa iflas eden sosyalizm değildir. Söz konusu olan, tüketim toplumunun, yani kapitalizmin ortaya çıkardığı bireyciliğin iflasıdır. Sosyalizm, paylaşım bilinciyle gelir."

 

Sohbet sırasında, Bardakçı'ya "ADANMIŞ HAYATLAR" serisindeki ana fikrin ne olduğunu soruyoruz. 68 önderlerinin "model" insan olduğunu söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: "Onlar, hem ülke sorunlarına duyarlı, hem dünyaya açıklardı. Türkiye'de yaşadıkları hâlde yürekleri, Küba'da, Vietnam'da, Kamboçya'da, Filistin'de atardı. Türk ve dünya edebiyatını yakından tanıyan, Radrigo'nun Gitar Konçertosu'nu dinleme özlemiyle dopdolu insanlardı. Nazım Hikmet'ten Hayyam'a kadar bütün şairleri ezbere bilirlerdi. Onları yazarken, hiç kuşkusuz günümüz genç kuşağına 'model' olsun istedim" diyor.

MİLLİ TAVIR SERGİLENMEDEN DEVRİMCİ OLUNMAZ

Vehbi Bardakçı, "kendilerini 'sol' olarak adlandıran bazı kesimlerin, bu gençlerin mücadelesini, 'birilerinin ekmeğine yağ sürdüler, araç oldular' gibi tanıtmaları içimi acıttı. Oysa onların bağımsız bir Türkiye için nasıl mücadele ettiklerini çok iyi biliyoruz" diyor ve şunları ekliyor:

"Onlar, faşizmi ve emperyalizmi sorgulayan siyasi görüşleriyle sadece tarih yazmadılar, aynı zamanda bir kültür de yarattılar. Efsanevi bir direniş örneği gösteren, üç ay boyunca insanlık dışı işkenceler altında ser verip sır vermeyen ve darağacına giderken bile gelecek kuşaklara düşünsel bir miras bırakma çabasında olan bu gençler, tökezlemeyen tavırları ve sağlam duruşlarıyla geleneksel Anadolu halk kültürünün son halkasına eklendiler. Dadaloğlu, Köroğlu, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan ve onlar... 68'li ağbilerimiz... Sonraki kuşaklar olarak meydan okuma kültürünü onlardan öğrendik. Nurhak ve Kızıldere, insanlığın en büyük başkaldırı ve meydan okuma kültürüne tanıklık etti. Oralarda bir dram yaşandı ve oralarda tüm insanlığa evrensel bir mesaj verildi."

 

"Bu romanları yazarken, Cevahir'le üç gün kuşatma altında kaldım. Ulaş'la hain pusularda, kan uykularda vuruldum. Cihan'la tünel kazdım. Mahir'le Kızıldere'ye gittim. Denizlerle darağacına çıktım. Nurhaklar'da Sinanlarla birlikte dolaştım. Bu romanlar çağımızın en büyük trajedisi ve en büyük başkaldırı destanıdır. Bu destanı ben yazmadım aslında, onlar yazdı. Ben sadece onların kendi kanlarıyla yazdıkları o muhteşem destanı tüylerim ürpererek okudum ve okuduklarımı size aktardım. Sonunda bu romanlar çıktı ortaya. Onlara layık olmaya çalıştım. Her bir sözcüğü yürek damarımdan süzerek çıkardım. Bir noktanın, bir virgülün eğri durmasına gönlüm razı olmadı. Eğer onları gelecek kuşaklara doğru anlatabildiysem, bu romanlar amacına ulaşmış demektir."

İBO'YLA BİRLİKTE ROMANDA DOĞU PERİNÇEK DE YER ALACAK

Yazar, serinin son kitabı İbrahim Kaypakkaya'nın romanını yazarken, toprak sorunlarına ve işçi grevlerine de değineceğini söyleyerek şunları ekliyor: "Kaypakkaya'yı anlatırken daha çok toprak işgalllerine ve işçi grevlerine değineceğim. İbo'nun o dönemde PDA saflarında olması nedeniyle romanda Doğu Perinçek de yer alacak."

 

Sezim Özadalı
Aydınlık, 2 Ağustos 2011

"KOZA KARANLIĞI" SERİSİ: "KERBELA / ŞEYH BEDREDDİN" ve "PİR SULTAN ABDAL"

"Adanmış Hayatlar" serisini oluşturan "Hasretim Derin Uykularda, Ağlasın Gökyüzü" ve "Kırmızı Bahar" yazarın son dönem romanlarıdır. Bu üç roman, yakın tarihimizin bir başkaldırı ve direniş destanıdır. 68 kuşağı üzerine yazılmış ilk roman serisi olma özelliklerinin yanı sıra, aynı zamanda onlar üzerine yazılmış en kapsamlı ve en etkileyici eserlerdir. Bu romanlar birbirinden bağımsız olarak okunduğunda tek başlarına bir bütündür, fakat peş peşe okunduklarında da bir dönemin çatışmalarını ve acılarını içeren ve birbirini bütünleyen bir seriyi oluşturur.

Daha sonra yazarın "son dönem" eserleri arasına katılan "Kerbela - Aşkın Kanadığı Yer" adlı romanında ise, "din" adına ortaya çıkan ve Kerbela katliamını hazırlayan tarihî olaylar tüm açıklığıyla gözler önüne serilmektedir. Zihinsel gel-gitlerle beş kuşağın öyküsünü içeren "Kerbela", uzun bir çöl yolculuğunun, zilleten kaçışın ve ilahî öğretiye sarılışın, aşkla yaşamanın ve kucaklaşmanın romanıdır. Susuz sahralarda sancılı bir bekleyişin ve sonu trajediyle biten olağanüstü bir direnişin destanıdır. Aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük ihanetlerinden biri, bu romanda, çok etkileyici bir dille ifade edilmiştir.

 

Yazarın, Şeyh Bedreddin üzerine yazdığı "Şeyh Bedreddin Destanı" ve Pir Sultan Abdal üzerine kaleme aldığı "Demirin Üstünde Karınca İzi" adlı son romanlarında ise, Osmanlı tarihi boyunca ortaya çıkan halk hareketleri ve isyanları dile getirilmiştir.

"Kerbela" romanıyla birlikte "Koza Karanlığı" serisini oluşturan bu eserler de tıpkı "Adanmış Hayatlar" serisi gibi tek başlarına bir bütündür, ancak peş peşe okunduklarında, Emevi’den Abbasi’ye, Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar uzanan sürecin panoraması çizilir, o devirlerde ortaya çıkmış ne kadar halk isyanı varsa hepsi canlı bir şekilde gözler önüne serilir.

 

"Şeyh Bedreddin Destanı" sürgün yolculuğuyla başlar. Geriye dönüşlerle, roman kahramanını sürgüne zorlayan olaylar tek tek aktarılır. Eğitim için Kahire'ye gitmiş, yıllar sonra tekrar Osmanlı topraklarına dönmştür. Dönerken, Aydın yöresinde Börklüce Mustafa ve Manisa'da Torlak Kemal'i tanımıştır. Siyasi ortam çok karışıktır. Yıldırım BaYezid'in ölümünden sonra şehzadeler (Çelebi kardeşler) taht kavgasına girmiştir. Israrlar sonucu Şeyh Bedreddin, şehzadelerden Musa Çelebi'nin kazaskeri olur, fakat daha sonra Bizans'la işbirliği yapan Mehmet Çelebi, üç kardeşini öldürerek sarayı ele geçirir ve Şeyh Bedreddin'i İznik'e sürgüne gönderir. Roman işte bu yolculukta başlamaktadır. Şeyh Bedreddin sürgündeyken, Aydın bölgesinde Börklüce ve Manisa taraflarında Torlak Kemal isyanları patlak verir. Bu isyanlardan sorumlu tutulan Şeyh Bedreddin, Sokrates'i aratmayacak bir yargılamadan sonra Serez çarşısında çıplak olarak idam edilir.

Yazar, "Koza Karanlığı" serisinin üçüncü kitabı olan "Demirin Üstünde Karınca İzi" adlı romanına ise bir sunuyla başlar. Bu kısa "sunu"da yazar şunları söylemektedir:

 

Dervişlik edenin arıdır özü / Araya mı gider arifin sözü / Demirin üstünde karınca izi / Karanlık gecede görenler gelsin... "Pir Sultan Abdal'ın deyişi bu şekilde devam ediyor. Aslında benim yaptığım da demirin üstünde karınca izi aramaktan farksızdı. Hangi dönemde yaşadığı, eylemleri ve deyişleri bu konuyla ilgili çevrelerde bile tartışmalıyken, ben tutup bu tartışmalı konudan kanlı canlı bir ozan çıkaracak, çağdaşlarını ve ilişkilerini saptayacak, sanatçı kişiliğine uygun bir duruş verecektim. Üstelik onun şahsında tarih öncesi Anadolu uygarlıklarını, Selçuklu ve Osmanlı'yı kucaklayan yüzlerce yıllık tarihi de yansıtacaktım. Bu çok ağır bir sorumluluktu ve böyle bir sorumluluğu üstlenmek gerçekten çılgınlıktı. Fakat doğru bir kurgulamayla bunun mümkün olabileceğini de biliyor, en azından seziyordum. Konuya tamamen odaklanmayı ve çok yoğun bir tempoyla aylarca çalışmayı göze almam gerekiyordu.

 

Pir Sultan gibi erenler katına yükselmiş ulu bir ozanın, toprakta bile iz bırakmayan karıncanın izini demirin üstünde görebilmesi, yani kimsenin göremediğini görmesi veya görünenin ardındaki görünmeyeni görmesi, bu romanın sadece adını değil, amacını ve içeriğini de belirledi. Selam olsun Pir Sultanlara."

 

Vehbi Bardakçı romanları sadece tarihin karanlıkta kalmış veya bilinçli olarak çarpıtılmış öteki yüzünü yansıtmakla kalmayan; aynı zamanda coşkulu, yalın ve akıcı dili, lirizmi, duygu yoğunluğu ve destansı tadıyla okuruna gerçek anlamda edebi haz veren önemli eserlerdir.

 

OZAN YAYINCILIK TANITIM BÜLTENLERİNDEN

VEHBİ BARDAKÇI'NIN SON ROMANI: DEVRİMİN AYAK SESLERİ

Yazar Vehbi Bardakçı, bu son romanı için kitabın önsözünde şunları söylemektedir:

 

Bulutsuz gecelerin ilerleyen vakitlerinde elime kahvemi alıp terasa çıktığımda, önüme serilen gökyüzünün haritasını gördüm. Parlayan dolunayın gizemine kapıldım, etkilendim, büyülendim, olmadık hayaller kurdum. Samanyolu’nu oluşturan milyonlarca yıldızdan bir inci gerdanlık yapıp sevdiklerime hediye etmek istedim. Çünkü birbirlerine akıl dışı mesafelerde bulunan bu devasa ateş topları, ufalarak gözlerimin önüne serilmişti. Kendimi onlardan daha büyük gördüm. Evrenin merkezinde ben vardım sanki, her şey benim etrafımda dönüyordu. Samanyolu’na çıkıp biraz dolaşmayı, ordaki gizemli hayat serüvenlerine karışmayı ve dünya gezegenindeki pislikleri ve rezaletleri ordan seyretmeyi düşündüm.

 

Uzaktan baktığımda dağlar da böyleydi. Çocukça hayallere kapıldım, bir koşuda zirvesine çıkacağımı zannettim. Ve bir gün bu hayalimi gerçekleştirmek için yollara düştüm, içinde kaybolup gideceğim bir maceraya atıldım. Daha dağın eteklerinde, zirveye uzanan bakışlarım, yorulmuş olarak tekrar bana döndü. Bırakın zirveye çıkmayı, dağın eteklerindeki kayalıklar bile bana geçit vermedi. Geriden ufacık görünen yokuşların her biri şimdi aşılmaz bir kütle olmuştu. Çıktığım her yokuşun başını zirve zannettim. Oysa ben dağın en alçak eteklerinde çırpınıp duruyordum.

 

Yoruldum, yılgın gözlerle arkama baktım. Dağın içinde sanki bir karınca gibiydim ve henüz dağın tırnaklarında bile değildim. Fakat serde inatlık vardı, geri dönmeyi kendime yakıştıramadım. Zirveye çıkacağıma ve orda bir çoban ateşi yakacağıma dair dostlarıma ve kendime söz vermiştim. Çaresiz tırmanmaya devam ettim. Fakat dağın her çıkıntısı, her kesiti, her katmanı soluğumu kesti, bütün gücüm damarlarımdan sağılıp toprağa aktı, umutsuzluğa kapıldım. Taşlar, kayalar, vadiler, sırtlar, kıvrımlar, bükler, dağ içinde başka bir dağ gibiydi. Çıktığım her zirveden sonra yeni bir zirve dikildi önüme. Bu durumda yapmam gereken tek şey vardı; madem dağı aşamıyordum, o zaman dağın aşılmazlığını anlatmalıydım.

 

Bu çalışma sürecinde şunu kesinlikle öğrendim ki, bu dağı aşamayanlar, eteklerine dahi yaklaşamayanlar, o dağa küfretmekte, öfkelenmekte ve o dağı taşlamaktadır. Fakat o dağ, bu zavallıların attığı taşlarla daha da zenginleşip büyümekte ve görkemine görkem katmaktadır. Çünkü siz dağı taşlarsanız, attığınız taşlarla dağı bir miktar daha büyütmüş olursunuz. Ordan devşirdiğiniz çakıl taşlarıyla da, dağ görkeminden hiçbir şey kaybetmez.

 

Yazdığım bölümlerin her biri aslında başlı başına bir roman konusuydu. Çocukluğu bir roman, okul hayatı başka bir roman konusuydu. Şam, Trablus, Paris, yine Trablus... Bunlar başlı başına roman konularıydı. Balkan Harbi sırasında görev yaptığı Gelibolu başka bir roman, Sofya’da yaşadıkları başka roman... Çanakkale savaşları ise, tek başına üç ciltlik başka bir roman konusuydu. Mondros’la gelen işgaller ve Milli Mücadele’nin hazırlık dönemleri başka, Samsun’la başlayıp, Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas’la devam eden süreç daha başka roman konusuydu. Fakat bunları toparlayarak anlatıp Ankara sürecine geldiğimde, karşıma başka bir dağ dikildi. Bu romanı bitiremeyecek miydim yoksa? Oysa ben kendime ve dostlarıma söz vermiştim, ayrıca kendimi büyük öndere karşı borçlu hissediyordum. Yoksa ben bu borcu ödeyemeyecek miydim?

 

Uykusuz geceler yaşadım. Zaman zaman umutsuzluğa kapıldım. Her umutsuzluğa kapıldığımda Mustafa Kemal’i hatırladım. O nasıl başarmıştı? Düzenli ordu yoktu. Silah yoktu. Para yoktu. Düşman çok, dost yoktu. Büyük Taarruz’la İzmir’i nasıl kurtarmış, saltanatı nasıl yıkmış, devrimleri nasıl yapmıştı? Bunları düşündükçe motive oldum. Mustafa Kemal’in ruhuyla dağları tekrar zorladım. Kayaları iğneyle kaza kaza ilerledim. Umarım başarmışımdır. Umarım seversiniz. Roman artık sizindir. Keyifli okumlar diliyorum.

 

Vehbi Bardakçı

OKUMAYI SEVDİREN KİTAPLAR

Türk insanı için kişisel gelişim kitapları yazan Vehbi Bardakçı, hepsi de Ozan Yayıncılık'tan çıkan "Yarım Kalan Türkü", "Kapı Kapı" ve "Evrenin Gizli Boyutları"ndan sonra, "ilk dönem" eserleri arasında bulunan "İnsan Sevdikçe Güzelleşir" ve "Kelebek Vadisi" ile bir anda dikkatleri üzerine çekti. Kısa bir aradan sonra yazarın "Özgürlük" ve "Dünyanın En Güzel Kitabı" adlı uzun öyküleri de okuruyla buluştu.

Ülkemizde yayınlanan ve genellikle çalışma ve eğitim hayatına yönelik olduğu düşünülen kişisel gelişim ve başarı kitapları bizim için ne kadar gerçekçi reçeteler sunuyor? Vehbi Bardakçı'nın "ilk dönem" kitapları bu konuda doğrudan Türk toplum yapısına yönelik mutluluk ve başarıya ulaşma önerileriyle bir ilk olarak büyük beğeni topluyor.

 

Vehbi Bardakçı'nın "İnsan Sevdikçe Güzelleşir" ve "Kelebek Vadisi" adlı yeni kitapları raflardaki yerini alır almaz büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi. Bugüne kadar egemen medya tarafından önümüze koyulan ve kendi hayatımızla uzaktan yakından ilgisi olmayan yabancı kişisel gelişim kitapları, gerçeği söylemek gerekirse, zamanımızı çalmaktan başka hiçbir işe yaramamıştı. Buna rağmen bizler İngiliz gibi yaşıyor, Amerikalı gibi düşünüyor rolü yaparak, hayatımızdaki boşluklara "Ferrarisini Satan Bilge" tarzındaki kitaplarla çözüm buluyor numarası yaptık. Ama doğrusu ne mutluluğu ne de başarıyı bulabildik.

Bardakçı'nın kişisel gelişim kitaplarını okuyanlar, hem kendilerini geliştirme yönünde büyük kazanımlar elde ediyorlar, hem de bu eserlerin edebi tadına varıyorlar. Çünkü Vehbi Bardakçı'nın eserleri sadece kişisel gelişim kitapları olmaktan çok öte. Onun kitapları, herkesin kolaylıkla anlayabileceği sadelikte, ama her biri aynı zamanda derin içerikler taşıyan edebi eserler. "İnsan Sevdikçe Güzelleşir"de, Berlin'den çıkıp, Şeytan Sofrası'na günbatımını izlemeye giden yalnız bir adamın, aslında içindeki ışığa ve huzura doğru ilerleyişini keyifle okuyor, okumanın zevkini ve tadını çıkarıyorsunuz.

ÇÖZÜM EVRENSEL AMA BİZDEN

Bardakçı kendi kişisel gelişiminin ilk dönemini yetmişli yılların çalkantılı siyasi ikliminde yaşamış. Yazar bu döneme ait gözlemlerini "Yarım Kalan Türkü" ve "Kapı Kapı" adlı hikâye kitaplarında toplamış. Yurtdışına çıkışı sonrası insanın iç dünyasına yönelik felsefi yaklaşımlarla ürettiği "Evrenin Gizli Boyutları"nı yayınlayan yazar, daha sonra tüm birikimlerini, insanları mutluluğa ve başarıya götürecek içsel barış ve arınma temalarına yöneltmiş.

Aslında Bardakçı'nın eserleri ne milliyetçi ne de dünyadan kopuk. Onun sunduğu başarı ve mutluluk reçetesi bize özgü, ama aynı zamanda evrensel. "Bunlar belki de Türkçe yazılmış ilk kişisel gelişim kitapları" diyor Bardakçı. Ama bu toprakların değerleri üzerinden tüm dünyaya sesleniyor. "Bu topraklar" derken, kuşkusuz Eski Yunan'dan Hititler'e, Selçuklu'dan Osmanlı'ya kadar bizi biz yapan tüm geçmişimiz ve kültür birikimlerimiz anlaşılmalıdır. Bardakçı'nın kahramanları âdeta "biz insanlığın taa kendisiyiz ve bu yüzden söylenecek çok sözümüz var!" diye haykırıyor.

 

Yazarın daha önce iki ayrı yayınevinden çıkan "Kelebek Vadisi" isimli eseri de ekim ayında (2013) diğerleri gibi OZAN Yayıncılık'tan çıktı. Bir ressamın kendi çizdiği tablo içinde kaybolmasını konu edinen eser, aslında tüm yaşamımız boyunca yaptıklarımız, düşündüklerimiz ve çevremize yaydığımız pozitif ve negatif enerjilerle hayattan aldığımız karşılıkları anlatıyor. Nefret ve kızgınlık gibi duygularla aslında sadece kendi cehennemimizi yaratıyoruz. Bu cehennemin içinde yaşamak zorunda değiliz. Adını Ölüdeniz'e yakın, etrafı 350 metre yükseklikte dağlarla çevrili bir kanyondan alan bu kitap daha şimdiden yazın dünyasında ses getirmeye başladı.

YETMİŞLİ YILLARDAN KOPUP GELEN YAZAR

"Kelebek Vadisi"nden sonra, yazarın "Özgürlük" ve "Dünyanın En Güzel Kitabı" adlı uzun öyküleri de okurlarıyla buluştu. Daha önce iki ayrı yayınevinden çıkan "Dünyanın En Güzel Kitabı"yla ilgili olarak 26 Kasım - 4 Aralık 2007 tarihleri arasında Mersin gazetesinde bulduklarımızı aktarıyoruz:

"Kültür Merkezi" olarak da bilinen Mersin Devlet Opera ve Bale Salonu'nda, Mersin Valisi Hüseyin Aksoy'un da hazır bulunduğu kalabalık davetliler huzurunda "Dünyanın En Güzel Kitabı"nın  galası yapıldı.

 

Galanın sponsorluğunu ve organizesini üstlenen gazetemiz, bir hafta boyunca bu haberi manşetten verdi. Yazılı ve görsel basının yoğun ilgisiyle karşılaşan Vehbi Bardakçı, romanının kahramanıyla birlikte yerel televizyon İGRT ve TRT Çukurova Radyosu'nun konuğu oldu.

 

2 Aralık Pazar günü Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen bu etkinlikte, yazar Vehbi Bardakçı, 12 Eylül'de siyasi nedenlerle yurtdışına çıktığını ve yıllarca ülkesine dönemediğini, yıllar sonra nihayet döndüğünde de Toroslar'da "dünyanın en güzel kitabı"yla karşılaştığını söyledi. Duygularını, "siz bu kitabı belki yeni okuyacaksınız, fakat bu kitabı ben yıllar önce kitap için ağlayan küçük bir kızın hüzünlü bakışlarında ve akan gözyaşlarında okumuştum" diyerek dile getiren Bardakçı ayakta alkışlandı. Yazar daha sonra okurlarıyla tanışarak özel sohbetler yaptı ve kitaplarını imzaladı. (Mersin Gazetesi, 26 Kasım - 4 Aralık 2007)*

 

OZAN YAYINCILIK TANITIM BÜLTENLERİNDEN

 

Not: Bu bölümde adı geçen "Yarım Kalan Türkü, Kapı Kapı" ve "İnsan Sevdikçe Güzelleşir" adlı kitaplar, daha sonra Ozan Yayıncılık tarafından "Yarım Kalan Türkü" başlığıyla bir ciltte, "Kelebek Vadisi, Özgürlük" ve "Dünyanın En Güzel Kitabı" da, "Dünyanın En Güzel Kitabı" başlığıyla başka bir ciltte toplanmıştır.

*Bu yazı, Mersin gazetesinin bir hafta boyunca manşetten verdiği haberlerden derlenmiştir. Bu etkinlikle ilgili köşe yazıları ve değerlendirmeler "Ne Dediler?" linki altındadır.