Şeyh Bedreddin Destanı / Vehbi Bardakçı

Koza Karanlığı-2, Roman, 392 Sayfa

OZAN

ISBN: 978-605-4723-54-6; Sertifika No: 11329; 13,5 x 21 cm karton kapak

 

Mehmet Çelebi tarafından sürgüne gönderilen Şeyh Bedreddin, Edirne'den İznik'e uzanan yolculuğu sırasında kendini sürgüne mahkûm eden olaylar zincirini tek tek gözden geçirir. Acılarla ve çilelerle dolu koca bir hayat serilir önüne. Eğitim için gittiği Kahire’den yıllar sonra eşi ve çocuğuyla Osmanlı topraklarına döndüğünde siyasi ortam çok karışıktır. Yıldırım BaYezid'in dört oğlu taht kavgasıyla Osmanlı'yı dörde bölmüştür. "Fetret Devri"  diye adlandırılan bu kargaşa ortamında, Şeyh Bedreddin, taht kavgası veren şehzadelerden Musa Çelebi'nin kazaskeri olur ve yoksul köylüye toprak dağıtma girişimlerinde bulunur. Aydın yöresinde Börklüce Mustafa ve Manisa'da Torlak Kemal, on beşinci yüzyılın başlarında önemli eserler yazmış ve toplumu kurtuluşa götürecek yol haritasını çoktan çizmiş olan Şeyh Bedreddin'in felsefesinden hareketle, "yârin yanağından gayri, her yerde, her şeyde, hep beraber" sloganıyla toprak mücadelesini hızlandırırlar, ancak korkunç bir kıyımla karşılaşırlar.

 

Osmanlı tarihinin tüm karanlık yüzü, Bizans'la işbirliği yaparak kendi halkının kanını içen sultanlar, şehzadeler, paşalar, beyler ve toprak ağaları... Hepsi bu romanda.

 

Altmış sekiz kuşağı gençlik önderlerinin mücadelesini başarıyla romanlaştıran Vehbi Bardakçı bu kez Şeyh Bedreddin'i yazdı. "Koza Karanlığı" serisinin bu ikinci kitabını yayınlamaktan kıvanç duyuyoruz. Yazarın Kerbela üzerine kaleme aldığı "Aşkın Kanadığı Yer" ve Pir Sultan Abdal üzerine yazdığı "Demirin Üstünde Karınca İzi" serinin diğer romanlarıdır.

 

"Bozkıra ikindi morluğu inerken, iki atın çektiği çardaklı bir araba alçak tepelerin arasında kıvrıla kıvrıla yol alıyordu. Sürücünün sol elinde atların dizginleri ve sağ elinde kısa saplı bir kırbaç vardı. Yaşlı adamın yorgun bakışları karşı ufuklarda gezinirken, yitik bir umut ararcasına gözleri birden gökyüzüne kayıyor, sonra gelip atların sağrılarına takılıyordu. Kırbacını arada bir kaldırıp atların çıplak sağrılarında şaklatıyor, ciğerlerini bozkırın temiz havasıyla doldurup boşaltarak ıssızlığa kederli bir 'huf!' bırakıyordu. Sanki bir acelesi vardı da, gideceği yere bir an önce ulaşmak istiyordu. Oysa önlerinde daha günlerce sürecek yollar... Uzayıp giden bozkırlar, aşılması gereken dağlar ve bir yakadan diğerine geçilmesi gereken çalkantılı ve karanlık sular vardı. İki koyağı birbirinden ayıran hafif eğimli yayvan bir sırtı inerken bunları düşünüyordu sürücü. Kısık sesle durmadan bir şeyler mırıldanıyor, uzayan yollara küfrediyordu. Bozkır rüzgârıyla sesi dalgalanıyor, dağılıyor, boşluğa karışıp yok oluyordu.

Kırbacını kaldırıp atların sağrısı üzerinde şaklatarak, 'he oğlum, heee!' diye bağırdı. Yanık tenli, cılız, sırtında hafif kamburu bulunan bir ihtiyardı. Yuvarlak başı arkadan bakıldığında omuzlarına gömülmüş gibi duruyor, bu hâliyle başını kabuğundan yavaş yavaş çıkarmakta olan yaşlı ve yorgun bir kaplumbağaya benziyordu. Kuru bir ağacı andıran kalın damarlı elleri ve kocaman burnuyla sanki tarih öncesi mitolojilerden çıkıp gelmiş gibiydi. Yukarı doğru kıvrılmış çengel bıyıkları, bu ürkek ve zavallı ihtiyara görkemli bir hava veriyordu. Sırtında keçeden yapılmış dikişsiz Türkmen yeleği ve başında yine keçeden yapılmış kubbe şeklinde püsküllü bir fesi vardı. Sarsılarak ilerleyen arabada fesinin püskülü tıpkı bir kuş kanadı gibi kalkıp kalkıp iniyordu. Postlu bir taburenin üstüne baykuş gibi tünemiş ve öne doğru yumularak kamburunu ortaya çıkarmıştı. Buna rağmen duruşu heybetliydi, vakurdu.

Sarsıla sarsıla ilerleyen at arabası, ardında iki Osmanlı süvarisiyle geniş tabanlı bir vadiye girdi. İznik'e sürgüne gönderilen Şeyh Bedreddin ve ailesine refakat etmekle görevlendirilen bu askerlerden biri doru, diğeri de kır bir ata binmişti. Kılıçları, kalkanları, okları ve yaylarıyla, zırhları ve miğferleriyle, Osmanlı askerlerinden daha çok, eski çağ şövalyelerine benziyorlardı. Gözlerini önlerinde ilerleyen çardaklı at arabasından hiç ayırmıyorlar, çardak perdelerinin arasından sanki her an bir ok fırlayıp göğüslerine saplanacakmış gibi gergin bir bekleyiş içinde atlarını mahmuzlayarak hiç konuşmadan gidiyorlardı..."

 

Şeyh Bedreddin Destanı / Vehbi Bardakçı