Dünyanın En Güzel Kitabı / Vehbi Bardakçı

Öykü, 504 Sayfa

OZAN

ISBN: 978-605-4723-23-2; Sertifika No: 11329; 13,5 x 21 cm karton kapak

 

Kitabın ilk bölümünü oluşturan “Kelebek Vadisi” bir yüzleşmenin anlatısı. Öyküde bir ressam kendi yaptığı tablonun içinde kaybolurken, onunla birlikte siz de kayboluyorsunuz. Gençlik yıllarının “devrim” coşkusu, doğayı hayranlıkla hissetme ve kendini keşfetme coşkusuna dönüşmüş. Yazar, hayatı oluşturan her renk, her çiçek, her börtü böcek üzerinde, taşlar, kumlar, çakıllar, dalgalar, rüzgârlar üzerinde sabırla çalışmış. Yalın, akıcı, şiirsel bir anlatımla sizi gizemli bir vadiye götürüyor. O vadinin içine, hiçbir ayrıntıyı atlamadan, adım adım, hayranlıkla girerken, aynı zamanda kendinizi bir hesaplaşmanın içinde buluyorsunuz. “Özgürlük” adını taşıyan ikinci öyküde de, madde bağımlısı Avrupalı gençlerin bir haftalık Kapadokya tatilleri anlatılmış. Yörenin ilginç doğası ve tarihiyle desteklenen olaylar örgüsü, okuru bir masal dünyasının içine çekiyor.

 

“Dünyanın En Güzel Kitabı” adlı üçüncü öyküde ise, kitap için ağlayan küçük bir kız çocuğuyla bir yazarın inanılmaz dostluğu işlenmiş. Öyküyü okurken, hayatınızı örgüleyen anlık ilişkilerin önemsiz olmadığını düşünüyor ve ıskaladığınız güzelliklerin ayırdına varıyorsunuz.

 

Daha önce ayrı ayrı yayınlanan bu üç kitabı tek ciltte topladık. “Hasretim Derin Uykularda, Ağlasın Gökyüzü, Kırmızı Bahar, Kerbela, Şeyh Bedreddin Destanı, Demirin Üstünde Karınca İzi” ve “Devrimin Ayak Sesleri” gibi büyük romanlarıyla tanınan Vehbi Bardakçı’nın anlatım ustalığını bu öykülerde de görecek ve romanları gibi öykülerini de severek okuyacaksınız.

 

"Mutfağa gidip yeni bir kahve aldıktan sonra gelip tekrar yerine oturdu, ayrıntıları hatırlamaya çalışıyordu. Askeri cuntanın gelişiyle seksenli yılların başında ayrılmak zorunda kaldığı ülkesine yıllar sonra tekrar dönmüştü. O yıl bu ilk dönüşü, ilk tatiliydi. Bodrum sahillerini dolaşıyorlardı. Eşi Filiz'le birlikte yabancı turistlerden oluşan dokuz kişilik bir köy turuna katılmıştı. Kızılçam ormanları arasında kaybolmuş ufacık bir köydü.

 

O yıllar, umutlarını ve inançlarını kaybettiği yıllardı. Her şey çok değişmişti. Beklenmedik bir yer sarsıntısıyla ülke sanki baştan ayağa yıkılmış, harabeye dönmüştü. Her tarafa sıkıcı bir durağanlık ve sessizlik hâkimdi. Yetmişli yıllarda meydanları dolduran o çoşkulu kalabalık artık yoktu.

 

Halı ve kilim sergisini gezdikten sonra, konuk oldukları evin avlusunda, yedi-sekiz yaşlarında ağlayan bir kız çocuğu görmüştü. Yaklaşıp ona niçin ağladığını sorduğunda, ablasının kitabı vermediğini söylemişti. Dirsekleri dizlerinde, elleri yanaklarındaydı. Bir taşın üzerine oturmuş, yağmur gibi yağıyordu. Tüm dünyayı kirlerinden ve günahlarından arındırmaya yetecek kadar gözyaşı döküyordu.

 

Toros pınarları onun gözyaşlarından daha berrak değildi, daha parlak değil. Ağlamanın ve hüznün güzelliğini ilk kez onun gözlerinde görmüştü. Mavi sularıyla Ege ondan daha güzel değildi. Kızılçam ormanları ondan daha güzel değil. Çiçeklerin hiçbir türü, renklerin hiçbir tonu, denize inen ayın şavkı ve ufukları pembeye boyayan günbatımı... ve okuduğu hiçbir roman ve okuduğu hiçbir şiir, ondan daha güzel değildi.

 

'Ağlama' demişti, 'ben sana dünyanın en güzel kitabını göndereceğim, söz!..'

 

Bodrum'a döndüklerinde ilk işleri ona bir kitap aramak olmuştu. Saatlerce süren bir arayıştan sonra, nihayet 'Küçük Prens' adlı kitabı göndermeye karar vermişlerdi. Göndermeden önce kitabın ilk sayfasına Rengül için bir şeyler yazıp, altına da adını ve adresini eklemişti.

 

Sonra kitabı götürüp o köy turunu organize eden turizm acentasına vermişler ve bu emaneti halıcının o küçük kızına ulaştırmalarını rica etmişlerdi. Onlar da bunu seve seve yapacaklarını söyleyerek kitabı almışlardı. Bütün parçaları bir araya getirdiğinde, Rengül'le ilgili portre belleğinde tamamlanmış ve manzara tüm berraklığıyla ortaya çıkmış oluyordu.

 

Bütün bu soluk fotoğraf karelerini belleğinden geçirdikten sonra mektubu okumaya devam etti: 'Bana gönderdiğiniz Küçük Prens kitabını tam üç kez okudum. Kitap geldiğinde çok mutlu olmuştum. Kitabınızı hâlâ saklıyorum. Hatta içindeki kitap ayracını bile...' diyordu.

 

Belki de şimdi ağlamanın tam zamanıydı. Çünkü elleri titremeye başlamıştı. Büzülüp giden dudakları titremeye, yüreği titremeye başlamıştı.

 

Elleri, dudakları, yüreği titremeye başlamıştı. Sanki fitilini ateşleyecek küçük bir kıvılcım bekliyordu ve işte o kıvılcım... Rengül'ün mektubu bir kıvılcım gibi düşmüş yüreğine ve hiç sönmeyecek bir yangını çoktan başlatmıştı bile..."

 

Dünyanın En Güzel Kitabı / Vehbi Bardakçı