HER ÇOCUĞA BİR KİTAP

Bir Çocuk Değişir Dünya Değişir

YAZARLIK BİR MESLEK DEĞİLDİR

Özerklik kazanamamış olmasına ve bir meslek olarak kabul edilmemesine rağmen, yazarlık, yayıncılık sektörünü oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Yazar olmadığında, yayıncılık sektörünün diğer unsurlarının varlığı da ortadan kalkacaktır. Fakat buna rağmen yazarlık özerk bir meslek değildir. Yapayalnız bırakılmıştır. Kabuğundan çıkarılmış midye gibi çırılçıplaktır. Savunmasız ve korunaksızdır. Düşünceleriyle bireyi ve toplumu etkilemesine ve dönüşüme uğratmasına rağmen kendisi biçare ve zavallıdır.

Oysa yayınevinin sahibi, itibarı olan ve çok paralar kazanan bir patrondur, mahiyetinde çalıştırdığı kişiler, editöründen sekreterine, sayfa düzenlemesi yapan elamanından grafikçisine, pazarlamacısından hamalına kadar hepsi meslek sahibidir, tıkır tıkır maaş alır, ama tüm bu saydığımız kişilere para kazandıran yazar, yayınevi patronundan telif hakkını alamaz ve yazarlık bir meslek değildir.

 

Yazarın para kazandırdığı kişiler sadece yayınevi çalışanlarıyla da sınırlı değildir. Geniş dağıtım ağına sahip holdinglerden tutun, Anadolu'nun en ücra köşesindeki kitabevlerine kadar binlerce kişi yazarın eseriyle para kazanır, ama yazar beş kuruş kazanamaz. Yayınevi ona telif ücretini ya vermemiştir, ya da telif ücreti olarak "bedava" kitap vermiştir. Kendi yazdığı kitabı ona veirken de lütfetmiştir.

Yazma ve yaratma yeteneğinden yoksun olan Ortaçağ'ın servet sahibi aristokratları, bu ihtiyaçlarını, bir "zanaatçı" gibi çalışan yazıcıları paraca koruyup kollayarak giderirlerdi. Matbaanın ortaya çıkışı ve sermayenin el değiştirmesiyle bu koruyuculuk devlete geçti. Devletin koruması altındaki yazar, özel ödeneklerle desteklenir ve çeşitli sıfatlarla resmi görevlere getirilirken, bağımsız olamadı, yaratıcılığı ve yeteneği köreltildi ve iktidarın sofrasında siftinen kiralık bir kaleme dönüştürüldü.

Osmanlı'nın ünlü Divan edebiyatı, sarayın mermer sütunlu salonlarında sultanların korumasıyla serpilip gelişti. "Failatün, failatün, vela havle, vela kuvvete, tövbe ya tövbe, sen benim hünkarıma nasıl höykürürsün bre gafil!" edebiyatı yapıldı. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde de iktidarla iyi geçinmeye çalışan gazeteci ve yazarlar, para, nişan ve rütbelerle padişah tarafından ödüllendirildi. İktidara ters düşen yazarlar sürgüne gönderildi. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde durum daha da kötüleşti. Eskiden iktidara ters düşmenin cezası sürgüne gönderilmekti. Cumhuriyet döneminde zindanlara tıkıldı. Bazı muhalif yazarları zindanlar da akıllandıramayınca köklü çareler düşünüldü. Bazıları kurşuna dizildi, bazıları pusuya düşürülüp dinamit lokumlarıyla parçalandı, bazıları toplantı anında kıstırılıp diri diri yakıldı... Bu ülkede yazarın çilesi hiç bitmedi vesselam.

Bütün bunlara rağmen yazarlık özerk bir meslek olamadı; "mesleğiniz nedir?" diye sorulduğunda, göğsünüzü gere gere "ben yazarım" diyemezsiniz. Oysa her biri hazineler değerinde sekiz-on kitabınız yayınlanmıştır. Ama diyemezseniz... Yazdığınız kitaplardan aldığınız telif ücreti (eğer sahtekâr bir yayınevi patronu değilse), çay-kahve parası olmuştur. İyi bir eserin ortaya çıkış süreci düşünüldüğünde, onun kafada tasarlanması, kuluçka dönemi, ısınması, pişmesi, olgunlaşması, uykusuz geceler ve sonra yazılış aşaması... Aldığınız telif ücreti, çocuğunuza verdiğiniz bayram harçlığından daha komiktir.

Bu durumda yazar yaratıcı etkinliğini nasıl sürdürecektir? Bu etkinliğini sürdürmesi için ortada hiçbir sebep yoktur aslında. Bunun koşulları da yoktur. Ama sürdürür... Öğretmenlik, memurluk, avukatlık, hamallık, işportacılık yaparak sürdürür. Çünkü yazmak onun aşkıdır. Yaşamın anlamıdır. Varlık sebebidir. Arının peteğini dokuması ve içini balla doldurması gibi yazmaya mecburdur, çünkü bu onun sanki genetik kaderidir. Yazacaktır, başka alternatifi yoktur. Onun bu genetik programını keşfeden "yayıncı" kılığındaki soyguncular ve sahtekârlar, yazarın bu özverili kişiliğinden yararlanarak, onun iyi niyetlerini suistimal eder ve emeğini yağmalamaya başlar. Onlar sanki karanlık köşelere ağını germiş bekleyen örümcek gibidirler. Haince bakışlarıyla ağlarına düşecek olan bal arılarını beklerler.

Yazar olmak bir çiledir. Kitapları da yazarın tekkesidir. O tekkenin müridi de kendisidir, şeyhi de… Derviş Yunus nasıl Taptuk Emre'nin tekkesinden içeri kırk yıl boyunca eğri tek odun sokmadıysa, yazar da kitabından içeri tek eğri söz sokmaz. Bir noktanın, bir virgülün eğri durmasına gönlü razı olmaz. Ama tüm bu özverili çalışmalara rağmen yazarlık bizim ülkemizde hâlâ bir meslek değildir.

BUGÜNLERE NASIL GELİNDİ?

12 Eylül cuntası, el altından desteklediği siyasi olayları ve eylemleri on yıl seyretti, gelişip derinleşmesine müsade etti, daha sonra da "anarşi ve terörü" durdurmak bahanesiyle iktidara el koydu. Parlamenter sistemi ve çoğulcu demokrasiyi yok etti, kendinden sonraki düzenin şekillenmesi için iptal ettiği anayasayı baştan sona tekrar yazdı ve halk oylamasına sundu. Halk, bu darbe anayasasını inanılmaz bir çoğunlukla destekledi. Muhaliflere karşı tam anlamıyla bir temizlik hareketi başlatan faşist cunta, 796 gazeteci ve yazar hakkında 632 dava açtı ve 237 kitap yasakladı. Öğretmen, sendikacı, işçi, gazeteci, öğrenci, binlerce devrimci genç tutuklandı, birçoğu ağır hapis cezalarıyla yargılandı, birçoğu işkenceli sorgulamalarda öldürüldü, idam edildi, birçoğu kayıplara karışarak sır olup uçtu.

Faşist cunta, 70'li yılların kargaşasından kitapları sorumlu tuttu ve yazarları toplayıp cezaevlerine attı. 133 bin kitap toplatılıp yakıldı. Bu tutum, sadece yok etme politikasının değil, aynı zamanda yıldırma ve yeni bir toplumu şekillendirme operasyonunun ilk adımı oldu. Birçok düşünür ve yazar çareyi yurtdışına çıkmakta buldu. Server Tanilli, Yılmaz Güney, Zülfü Livaneli, Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Ömer Polat, Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Cem Karaca, Selda, Nihat Behram, Mahmut Makal, Yusuf Ziya Bahadınlı ve daha binlercesi... Ben de yurtdışına çıkanlar arasında yer aldım. "Kelebek Vadisi" adlı romanımda da bunu anlattım.

 

12 Eylül faşizmi, sağ-sol çatışmasının getirdiği bıkkınlıktan yararlanarak, bu bıkkınlığı, kitaba, yazara ve okumaya karşı nefrete dönüştürdü. Yazarların yanı sıra, particiye, sendikacıya, dernekçiye, işçiye, öğrenciye, öğretmene politikayı yasakladı, fikir üretme ve açıklama olanaklarını tamamen ortadan kaldırdı. O tarihten itibaren Türkiye kendi içine kapandı ve yeni bir süreç başladı. Her karanlık dönemde olduğu gibi, bu sessizlik ve içe dönüklük sürecinde de 12 Eylül karanlığının entellektüel yarasaları peydahlandı. Kenan Evren'den madalya alanlar, onun kahvaltı sofrasına katılanlar oldu. Ondan devlet nişanı alanlar, "devletin en zirvesindeki adam bizim kıçımıza nişan taktı" diye sevinenler, böbürlenenler oldu. Bunlar her dönemde olmuştur.

12 Eylül cuntası ve onun şekillendirdiği rejimlerin ortak özelliği, sadece yazarları yasaklamak ve cezaevlerine atmakla kalmamış olmaları, korku ve sindirme politikasıyla okur potansiyelini de tamamen yok etmiş olmalarıdır. 12 Eylül öncesinde ise, sol düşünceyi yasaklayan 141 ve 142. maddelerle yaklaşık 30 bin kişi hakkında kovuşturma açıldı, evlerinde yapılan aramalarda kitaplarına el koyuldu. Bu sayı 10 yılı kapsayan 80'li yıllarda 70 bin kişiyi buldu. Her darbeden sonra, askeri cuntanın başlattığı despotizm, daha sonraki sözde sivil iktidarlar tarafından aynen devam ettirildi. Düşünmenin, okumanın, fikir üretmenin "tehlikeli" olduğunu ve "maddi hayata bir katkı sağlamadığını" düşünen büyük bir kitle, "okumanın yararsızlığını" anlayarak, yeni çıkan kitaplara karşı ilgisiz davrandı ve adım adım bugünlere gelindi.

Ülke genelinde yaşanan bu durum elbette yayın sektörüne de yansıdı. Yayıncılık, dağıtımcılık, kitapçılık alanında oluşan deneyimler ve birikimler, polis ve jandarma kuvvetleriyle tasfiye edildi. Yazar ve yayınevi temizliğinden sonra sıra kitabevlerine geldi. Yayıncısını, yazarını, dağıtımcısını kaybeden kitabevlerinin ayakta kalması zaten imkânsızdı. Özellikle Anadolu'da muhalif kitap-kırtasiye dükkânlarının kapısına mühür vuruldu. Raflarında sola ait tek kitap bulunduran kitabevleri derhal kapatıldı ve kitabevi sahipleri gözaltına alındı. Bu sindirme ve yıldırma politikası, üstüne bir de ekonomik sorunlar eklenince, ülke genelinde kitabevleri birer birer kapandı.

Düşünmeyen, üretmeyen, kitap okumayan bir toplum işte böyle ortaya çıkarıldı. 2000'li yılların duyarsız ve suskun toplumuna böyle gelindi. Arılar öldürüldü, onlara balözü veren çiçekler solduruldu, kupkuru bir çöl ortamı yaratıldı. Bu çöl ıssızlığında ve sessizliğinde, iklim koşullarına uygun yeni birtakım cemaat mensubu canlılar türemeye başladı. Bunlar çöl ortamına o kadar alışmışlardı ki, hızla çoğalmaya başladılar. Önce sermayeyi ele geçirdiler. Sonra iktidarı... Ardından polisi, orduyu, yargıyı... Fakat belki de en kötüsü, medyayı ve yayın dünyasını ele geçirmeleri oldu.

HER ÇOCUĞA BİR KİTAP / YAŞASIN EDEBİYAT

Son yıllarda izlenen kültür politikaları ve yaşanan ekonomik kriz, sanat-edebiyat dostu yayıncıları canından bezdirdi. Özellikle nitelikli kitaplar yayınlayan yayınevlerine karşı bilinçli bir "yok etme" politikası uygulanmaktadır. Bu, aslında onları, "küresel" diye adlandırdıkları ve sevimli göstermeye çalıştıkları emperyalist sermayeyle bütünleştirme ve asimile etme çabasıdır. Yayıncı eğer onların talan ve yağma düzenlerine karşıysa, onlar gibi sahtekârlık ve ikiyüzlülük yapmıyorsa, üstelik onların rahatını bozacak ve uykularını kaçıracak kitaplar yayınlıyorsa, edebi değer taşıyan sanat eserlerini "bir sanayi ürünü" olarak görmüyorsa, yayınladığı kitaplarla, magazin kültürüne, yozlaştırılmış, içi boşaltılmış, insan eliyle kirletilmiş din kültürüne, uydurulmuş ve gelenek haline getirilmiş din kültürüne (dine değil) ve popüler kültüre hizmet etmiyorsa, o yayınevine yaşama hakkı tanınmıyor.

Kültür Bakanlığı bu yayınevlerinden ve yazarlardan kitap almıyor. Kütüphanelere kitap alınacaksa yandaş yayıncılara ve yazarlara başvuruluyor. Türk halkının vergileriyle oluşan bütçeler, toplumsal sorumlulukla kitap yayınlayan yayıncılar için kullanılmıyor, ama abuk subuk yayınlara büyük destekler sağlanıyor. En bayağı programlarla halkı uyuşturan magazin medyası bu yayınevlerinin kitaplarını tanıtmıyor.

Yıllardan beri büyük gayretler ve çabalar sonucu, iktidar ve medya işbirliğiyle bir "tüketici okur" kitlesi yaratıldı. Bilinçli, seçici ve nitelikli okur yok artık, "tüketen okur" var!.. Tüketici okur markaya bakıyor; bu nedenle son yıllarda "yazar" değil, "marka yazar" oluşturuldu. Yani genç yazar adaylarına nasıl olmaları gerektiğinin prototipi gösteriliyor. Uzun süreçte bin veya üç bin adet satan ve özümsenerek okunan nitelikli eserler artık hiç cazip değil, kısa sürede elli bin, yüz bin tüketen ve hiçbir edebi değeri olmayan kitaplar markalaştırıldı. "Kıyamet ne zaman kopacak, falancanın filancanın liderlik sırları, başarı ve kariyer basamaklarını tırmanmanın yolları" türünden abuk subuk kitaplar... Son zamanlarda bir de "Mevlana-Şems aşkı" tutturdular, bilinen hikâyeleri ısıtıp ısıtıp pazarlıyorlar.

Hızlı tüketen bir okur isteniyor. Okumasa bile tüketsin. Tüketici okurun aldığı kitap sayısı örnek gösterilerek yayıncılık sektörünün geliştiği söyleniyor. Kitaplar artık kitabevlerinde değil, tüketim marketlerinde seleler ve sepetler içinde fiyatlarına göre kümelendirilmiş olarak satılıyor, yakında belki kiloyla satacaklar. Kitabın değerini artık onun içeriği ve kalitesi değil, markası belirliyor. Marka yarattılar… Kitap, hiçbir dönemde bu kadar değersizleşmemişti. Tüketici okur için, kitabın artık bir çoraptan hiçbir farkı yok. Alırken her ikisinin de markasına bakıyor. Bir acaip toplum olup çıktık.

Yayıncılık dünyasında akıl almaz sahtekârlıklar dönmektedir. İktidarın asimile politikasında kaybolmamak, kendi özel renklerini, kişiliğini ve kimliğini korumak, milli mucadeleyle kazanılmış bağımsızlığa sahip çıkmak, anti-emperyalist tavrıyla sadece ülkemize değil, global kölelik zincirindeki tüm mazlum ülkelere örnek olmuş devrimci Mustafa Kemal ATATÜRK'ün laik ve domakratik ilkelerine bağlı kalmak, solun birikimlerini, kültürünü ve geleneğini yaşatmak isteyen ilkeli ve devrimci yazarlar kenara itildi, abuk subuk yazarlar ve şişirme kitaplar öne çıkarıldı.

İlkeli ve devrimci yazarlar, yayıncılık sektöründe her yıl mutlaka bir sahte "star" türeten holdinglerin oyuncağı olmamak için kalemlerini kırıp attılar. Tüketim curcunasında nice değerler kaybolup gitti. Bu çok çalkantılı ve fırtınalı denizlerde, tek başına azgın dalgalarla boğuşan devrimci yazarların durumu yürekler acısıdır. Fakat bütün bunlara rağmen karamsar değiliz. Hayatın önünü tıkayanlar, yatağını arayan akarsulara engel olamayacaklar. Bu zaten hayatın doğasına ve diyalektiğine ters düşer. Akarsular kendi yatağını bulacak ve engeller teker teker yıkılacaktır.

 

Yamuk kalemler, hayın kalemler, çirkin kalemler kırılsın!.. Sessizlik kahrolsun!.. Duyarsızlık kahrolsun!.. Yaşasın okuyan, düşünen ve sorgulayan toplum! Yaşasın edebiyat!

 

VEHBİ BARDAKÇI